Atatürk’ün Öğrenim Hayatı

Atatürk’ün Öğrenim Hayatı

Küçük Mustafa, Haziran 1887’de başladığı ilköğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi Mahalle Mektebi’nde devam etti. Fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selanik’te çağdaş usullerle öğretim yapan Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa’nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.

Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selanik yakınlarındaki Lankaza’da bulunan Rapla Çiftliği’nde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi’nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa’nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selanik’e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.

Küçük Mustafa, Şemsi Efendi Mektebi’nden sonra bir süre Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etti ardından bu okuldan ayrıldı ve 1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile Askerî Rüştiye’ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi’nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa, bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı.

Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafalarla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna “Kemal” ismini ilave etti. Genç öğrencinin adı artık Mustafa Kemal olmuştu.

Mustafa Kemal, Selanik Askerî Rüştiyesini bitirdikten sonra 13 Mart 1896’da Manastır Askerî İdadisi’ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti. İleride ünlü bir hatip olarak tanınacak ve Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa Müfreze Komutanlığı yaparken tifodan vefat edecek olan Ömer Naci, Mustafa Kemal’in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selanik’e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.

Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi’ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul’da Harp Okulu’na girdi. Üç senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902’de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti. 1903 yılında üsteğmen olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisinden mezun oldu.

Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlikle ilgili derslere büyük ilgisinin yanında matematik ve edebiyat dersleriyle güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde, memleket ve millet davalarıyla ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılapçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat devri idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresinde gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul’da tutuklu kaldı; sonra 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam’a atandı.

Mustafa Kemal’in birinci sınıftaki durumunu en iyi nakleden arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’dur. Ali Fuat Paşa hatıralarında Mustafa Kemal ile tanışmasını ve Harbiyeli Mustafa Kemal’i şu şekilde anlatmaktadır:

“O zamanki adı Mekteb-i Harbiyye-i Şâhane olan Harp Okulu’nun Dâhiliye Müdürü Albay İbrahim Bey, nöbetçi subaylarından birini çağırdı:

“Salacaklı Ali Fuat Efendi, sınavlarını vererek mektebe kabul edildi. Kendisini birinci sınıfın birinci kısmına götür.” emrini verdi. Sonra neden gerek gördü bilmem, ilave etti:

“Fuat Efendi, Müşir Şehit Mehmet Ali Paşa’nın torunudur.” Dedem Mehmet Ali Paşa, 93 Savaşı’nda (1877-1878) Tuna Orduları Başkumandanı iken şehit düşmüştü. İçimde tatlı bir heyecan vardı. Düşlerim gerçekleşmiş, ben de dedem, babam, eniştelerim ve ağabeyim gibi asker olmuştum. Bu uğurda sarf ettiğim çabalar boşa gitmemişti. Albay İbrahim Bey’in odasından çıkarken heyecandan az daha selam vermeyi unutuyordum. Nöbetçi subayı önde, ben arkasında okulun koridorlarını geçtik. O zamanlar, öğrencilerin hafta tatilleri perşembe günleri öğleden sonra başlar, cuma akşamı sona ererdi. Bugün de cuma olduğu için öğrenciler gruplar hâlinde şen şakrak okula dönüyorlardı. Aralarında Erzincan Rüştiyesi’nden tanıdığım bazı simalar da vardı. Kendi odasına geldiğimiz zaman nöbetçi subayı, hademelerden birine:

“Birinci sınıfın birinci kısım çavuşu Mustafa Efendi buraya gelsin.” emrini verdi. Sonra bana döndü:

“Mustafa Efendi, sizden birkaç ay önce Manastır Askerî İdadisinden geldi. Çalışkan, iyi huylu ve zeki bir çocuktur. Onunla iyi anlaş.”

Kısa bir süre sonra içeriye on yedi, on sekiz yaşlarında; sarı saçlı, parlak mavi gözlü, sarı bıyıklı, pembe yanaklı, zayıfça bir çocuk girdi. Giydiği şık Harbiyeli elbisesini düzgün bedenine pek yakıştırmıştı. Vakurdu. Nöbetçi subayını selamladı:

“Emredin efendim.”

“Senin takımının birinci mangasına, sınavla Harbiye’ye kabul edilen Salacaklı Ali Fuat Efendi’nin kaydını yaptık. Alıp gidin. Kendine ne şekilde hareket etmesi gerektiğini güzelce anlatın. Askerî idadiden gelmediğini de dikkate alın.”

Sarı saçlı, sarı burma bıyıklı genç Harbiyeli ayaklarını birbirine vurdu.

“Emredersiniz efendim, başüstüne efendim.”

Sonra bana döndü. Gayet nazik bir tavırla:

“Buyurun arkadaş.” dedi, “Gidelim.”

İkimiz kapıdan birlikte çıktık. Yan yana yürüyorduk. Fakat kolundaki üçü kırmızı ve biri sarı olan şeridi fark edince durdum. Askerlikte kıdem ve rütbe esastı.

“Siz önden geçin çavuşum, ben sizi takip edeyim.”

Bu hitabımdan memnun oldu. O önde, ben arkada dâhiliyeden çıktık. İşte, Türk tarihine şan ve şeref veren aziz ve rahmetli arkadaşım Mustafa Kemal’i böyle tanımıştım. Üzerinden altmış küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, o cuma akşamını hâlâ ve bütün heyecanı ile hatırlarım…

Mustafa Kemal, İstanbul’a gelerek 13 Mart 1899’da Pangaltı’daki Harp Okulu’na kaydoldu. İki ay içinde kendisini tanıtarak sınıfının çavuşu oldu.

Şimdi hatıralarıma başladığım yere, Harp Okulu’na dönüyorum. Okula başladığım o cuma akşamını hiç unutmam. Mustafa Kemal önde, ben arkada dâhiliyeden çıktık. Okulun asıl koridorundan geçerken koluma girdi:

“Önce yatakhaneye çıkalım, size yatacağınız yeri göstereyim. Sonra dershaneye gideriz.”

Yatakhanemiz, üst katta Boğaz’a bakan cephenin ortasındaydı. Burasını beğendim. Birinci katta cephesi Nişantaşı istikametinde olan dershanemiz ise, önünde aristokrat daireleri olduğu için içeriye az ışık nüfuz edebiliyordu. Bu yüzden salona “Karanlık Dershane” adı verilmişti. Mustafa Kemal:

Dershanemiz karanlık, fakat bizim yüreklerimiz aydınlıktır. dedi ve hangi okuldan geldiğimi sordu. Moda’daki Fransız Saint Joseph Lisesinde okuduğumu söyledim. Sustu, bir şey daha sormak istediğini fakat çekindiğini anladım.

Galiba, daha başka şeyler de öğrenmek istiyorsunuz.

Kararsızlığı geçmişti.

“Askerî İdadi derslerinin sınavlarını verdiniz mi?”

“Hepsinden sınava girdim. Yalnız hesap, geometri ve cebir gibi dersleri Sen Josef’te Fransızca okuduğum için bunlara ait soruların yanıtlarını Fransızca olarak vermek istediğimi söyledim. Sınav kurulu ricamı kabul etti.”

Birden elimi sıktı.

“Çok iyi, çok iyi, birbirimize yardımcı olacağız. Merak ettiğim bazı Fransızca eserleri okumak için sık sık sözlüğe müracaat ediyorum. Bundan sonra sizden yararlanmaya çalışacağım.”

Bu sırada çavuş işaretinin üzerindeki sarı şerit dikkatimi çekti. Neye delalet ettiğini sordum. Meğer Fransızca sınavına girmiş, başarı kazanmış, ondan dolayı bu şeridi de ilave etmişler. O zamanlar Türk okullarında yabancı dil öğrenimi kolay değildi. Kendi kendisine çalıştığı ve büyük çaba gösterdiği kesindi. Toplamı yedi yüz elli kişiyi bulan birinci sınıfta, kendisi gibi dil bilenlerin sayısının parmakla sayılacak kadar az olduğunu söyledi. Sonra:

Ailenizde asker var mı? diye bir soru sordu:

Ailemizin bütün erkekleri askerdir. yanıtını verdim. Memnun oldu. Biz konuşmaya devam ederken arkadan:

Fuat, Fuat! diye birisinin bağırdığını duydum. Başımı çevirdim, Mehmet Ali ağabeyim bize doğru geliyordu. Kendisine sınıfımızın çavuşunu tanıttım. El sıkıştılar. Okulun üçüncü sınıfında olan ağabeyim:

“Mustafa Kemal Efendi’yi gıyaben tanıyorum, dedi. Manastır’dan gelen arkadaşlar çok övgüde bulundular.”

Yeni arkadaşım, övülmekten utanıyormuş gibi başını hafifçe önüne eğdi ve öylece teşekkür etti.

Kısım Çavuşu Mustafa Kemal, kısımda önce Sınıf Başçavuşu Ispartalı Faik ve Ömer Abdülkadir Yanya ile birlikte birinci sırada oturuyordu. Sonra yanlarına Ali Fuat’ı da alarak dört samimi arkadaş birlikte oturmaya başladılar. Ali Fuat Cebesoy, bunu şöyle anlatıyor:

Ertesi günü derslere başladım. Birinci sıranın baş tarafında Başçavuşumuz Ispartalı Faik oturuyordu. Bu öğrenci, Bursa Askerî İdadisi’nin birincisiydi. Zeki ve bilgili bir gençti. Ne yazık ki, son sınıfta bir kazaya uğradı ve askerlikten ayrılmak zorunda kaldı. Ispartalı Faik’in yanında Mustafa Kemal ve Ömer Abdülkadir Yanya vardı. Bu kişi, Birinci Dünya Savaşı’nda Sadrazam Talat Paşa’nın yaverliğini yapmıştır. Ben yeni geldiğim için arka sıralardaydım. Fakat birkaç gün sonra durum değişti. Mustafa Kemal, Ispartalı Faik ile konuşmuş:

“Salacaklı Fuat’ı bizim sıraya alalım.” demiş, Ispartalı da bu öneriyi iyi karşılamış olacak ki, öğle yemeğinde yanıma gelen Mustafa Kemal:

“Bizimle beraber oturmak ister misiniz?” diye sordu. Çok memnun oldum.

“Siz nasıl emrederseniz, çavuşum.”

Yanıtını verdim. Öğleden sonra birinci sıraya geçtim. Şimdi sağımda Mustafa Kemal, solumda Ömer Abdülkadir Yanya vardı. Dördümüz de iyi anlaşmıştık.

Mustafa Kemal Atatürk 1898 yılı Aralık ayının ortalarında Manastır Askerî İdadisi’ni, notları kendisiyle aynı olan Selanikli Ahmet Tevfik ile birlikte birinci olarak bitirmiş ve orta öğrenimini tamamlamıştır. 1899 yılının Mart ayı ortalarına kadar Selanik’te tatilini geçiren Mustafa Kemal, İstanbul Pangaltı’daki Harbiye mektebinde yükseköğrenimine devam etmek için Selanik’ten vapura biner ve İstanbul’a hareket eder. Böylece bütün çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Makedonya’dan ilk defa ayrılır.

Birikimiyle yeni bir hayata atılacağı, kişiliği ve düşüncelerinin daha da olgunlaşacağı Harp Okulu’na girişi (duhulü) 1 Mart 1315 / 13 Mart 1899, Apolet Numarası 1283’tür. Harbiyeli Mustafa Kemal, buradaki 1315 Duhullülere Mahsus Künye Defteri’ne “Selanik’te Koca Kasım Paşa Mahalleli gümrük memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96” olarak, 1282 Selanikli Ahmet Tevfik Efendi (96) ile 1284 Manastırlı Recep Fahri Efendi (95) arasına kaydedilecektir.

Mustafa Kemal, o sene sınıf mevcudu bazı hatıralara göre 900’ü geçen, bazı kaynaklara göre de 736 olan Harp Okulu’nda altı kısma ayrılan birinci sınıfların ilk kısmında idi.

Harp Okulu’nun komutanı Mustafa Zeki Paşa’dır. 1884 yılında getirildiği okul komutanlığı görevini 1906 yılına sürdürmüştür. Tam 22 yıl okul komutanlığı yapması ile de Harbiye’de en uzun süre hizmet eden okul komutanı olmuştur. Mustafa Zeki Paşa, âlim bir komutandır. Çok okumakta ve yazmaktadır. Memlekete bilgili, vatanperver subaylar yetiştirmek için çok çalışmakta ve öğrencileri ile ilgilenmektedir. Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak gibi birçok ünlü komutanı yetiştirmiştir.

Mustafa Zeki Paşa, Goltz Paşa’nın “askerî okullar müfettişi” olması ve Esat (Bülkat) Paşa’nın “ders nazırı” olması ile de Harp Okulu’nu çağa uygun bir müfredata uydurmak için gerekli kadroları oluşturur. Alman, Fransız, Belçika harp okullarının ders programları tetkik edilerek okul programını yeni baştan oluştururlar. Artık Harp Okulu, talim ve terbiye bakımından yeni bir devreye girer. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının belki de en büyük şansı okulun bu yeni devresinde Harp Okulu’na girmeleridir.

Atatürk, İstanbul’a gelerek 13 Mart 1899’da Harp Okulu’ndaki eğitimine başladı. 1283 apolet numarası ile okula başladıktan iki ay sonra arkadaşları arasında öne çıkarak sınıf çavuşu oldu. Burada yıllarca dost kalacağı arkadaşları Ali Fuat Cebesoy ve Asım Gündüz ile tanıştı.

Harp Okulu’ndaki birinci yılı gençlik hayalleri ve çok sevdiği İstanbul’un çarpıcı havası içinde geçen Atatürk, sınavlarını başarıyla vererek ikinci sınıfa başladı. İlk yıl, ağırlığı sosyal hayata vermesine rağmen oldukça başarılı olan Atatürk, ikinci ve üçüncü sınıflarda dersleriyle çok daha fazla ilgilenmeye başladı. Zira Harp Okulu’nda dereceye girmek oldukça önemliydi. Çünkü kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. Atatürk, üçüncü sınıfta 459 öğrenci arasından 8. olarak dereceye girdi ve kurmaylığa hak kazandı. Sicil numarası 1317-P.8 (1901-P.8) idi.

Mustafa Kemal 10 Ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp Akademisi’nde öğrenimine başladı. Sınıfta topçu ve süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı.

Mustafa Kemal, Harp Akademisi’nde iken onun üstün niteliklerini ilk keşfeden Osman Nizami Paşa olacaktı. Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde kendisini mahcubiyetle dinleyen Atatürk ile konuşup şunları söylemişti: “Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız erkân-ı harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sende memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.” Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın görüşlerini haklı çıkaracaktı.

Harp Akademisi’nin öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş ve seçkin kişilerden oluşuyordu. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e göre, Atatürk Fransızcasını ilerletmek için Fransız bir öğretmenden ders aldı. Bu dönemde Paris’teki Jön Türk gazeteleri ile Fransızca gazetelerini getirtiyor ve arkadaşlarını etkilemeye çalışıyordu. Siyasal düşüncelerinin Harp Okulu’nda olgunlaşmaya başladığını söyleyen Atatürk, bir yandan öğreniminde başarılı olmak için sürekli çalışıyor bir yandan da ülkenin kaderine kafa yoruyordu. Zira ülkenin siyasetinde yanlışlar olduğunu fark etmişti. Ülkedeki yanlışlar hakkında herkesin bilgi sahibi olmasını isteyen Atatürk, Harp Okulu’nda başladıkları el yazısı ile gazete hazırlama işine geri döndü ve gazete çıkarmaya başladı. Gazete az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Konuyla ilgili olarak şunları dile getirmişti:

“Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi (memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak hevesine düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik. Sınıf dâhilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i idareye dâhildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.”

Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenildi. Bu durumla ilgili bilgi alan akademi komutanı bir gün ansızın dershaneye bir baskın yaptı ve öğrencileri suçüstü yakaladı. Komutan konu hakkında takibat yapmayıp sert bir ihtarla yetindi. Fakat Atatürk ve arkadaşları faaliyetlerine ara vermediler. Bir ev tutarak gazeteyi çıkarmaya devam ettiler ancak bir muhbir tarafından ele verilerek tutuklandılar. Meslek hayatlarını söndürmeyen ancak birkaç ay hapiste kalmalarına neden olan olay sonrasında serbest bırakıldılar. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te üç yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci olarak bitirdi. Atatürk, Harp Akademisi yıllarını yabancı dilini geliştirerek, vatan şairi Namık Kemal’in düşüncelerini izleyip bunları okul içinde yayarak geçirdi. Askerî öğrenimi boyunca yabancı dil, şiir, dans, hitabet gibi o dönemin askerî öğrencisi için pek de alışık olunmayan konularla ilgilendi.

Atatürk’ün Harp Okulu’nda Aldığı Dersler ve Notları

Mustafa Kemal’in birinci sınıfta bulunduğu 1899-1900 eğitim-öğretim yılında Harbiye’de okutulan dersler şunlardı: “Akaid-i Diniyye, Topografya, Hendese-i Resmiyye, Hikmet-i Tabiyye, Askerî Kimya, Askerî Kitabet, Talim Nazariyatı, Terbiye-i Askerî, Lisan (Fransızca, Almanca, Rusça), Harita Tersimi (Çizimi), Talim Ameliyatı (Uygulaması), Topografya Ameliyatı (Uygulaması)”.

Kolağası Mehmet Esat’ın Mirat-ı Mekteb-i Harbiyye eserinde verdiği 1900 ve 1901 yıllarında okutulan dersler listesine göre de birinci sınıfta; “Akaid-i Diniyye, Topoğrafya Nazariyatı, Hendese-i Resmiyye, Hikmet-i Tabiyye, Kimya, Talim Nazariyatı, Malumat ve Terbiye-i Askerîyye, Harita Tersimi, Hendese-i Resmiyye Eşkali, Topoğrafya Ameliyatı, Talim Ameliyatı, Alman veya Rus Lisanı, Kitabet” dersleri okutulmaktaydı.

Mustafa Kemal’in ikinci ve üçüncü sınıf notlarını ihtiva eden defterler, Kara Harp Okulu Arşivi’ndedir. Birinci sınıf notlarını içeren not çizelgeleri de Hayrullah Gök ve Mesut Uyar tarafından İstanbul Üniversitesi, Nadir Eserler Kütüphanesi’nde bulunarak, yeni bir inceleme ile bilim âlemine duyurulmuştur. Buna göre 1899-1900 eğitim-öğretim yılında, birinci sınıfta 635’i piyade, 88’i süvari ve 16’sı baytar sınıflarından olmak üzere toplam 739 öğrenci vardı. Bu yıla ait not çizelgelerinde notları bulunmayan 25’i piyade, 8’i süvari ve 3’ü baytar sınıfından toplam 36 öğrencinin muhtemelen okuldan ayrıldıkları ve gerçekte ikinci sınıfa devam edenlerin toplam 703 kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal, birinci sene piyade sınıfından eğitim ve öğretime devam eden toplam 610 arkadaşı arasından, toplam 484 not alarak ve 9. olarak ikinci sınıfa geçmiştir. Bu seneye ait not çizelgelerine göre “beher dersin tam numarası yekûn-ı umumisi 530” ve “beher dersin üss-i mizanı yekûn-ı umumisi 234” idi.

Mustafa Kemal’in birinci sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: “Akaid-i Diniyye (42), Topoğrafya Nazariyatı (33), Hendese-i Resmiyye (29), Hikmet-i Tabiyye (44), Kimya (42), Kitabet (45), Talim Nazariyatı (37), Malumat-ı ve Terbiye-i Askerîyye (45), Lisan-ı Fransevî (44), Harita Tersimi (19), Hendese-i Resmiyye Eşkali (20), Topoğrafya Ameliyatı (20), Talim Ameliyatı (20), Alman veya Rus Lisanı (44).

Bu sınıfta okutulan toplam 14 ders vardır ve 4 adet dersin tam numarası 20, diğer 10 dersin tam numarası 45’tir. Bu duruma göre Mustafa Kemal, 5 dersten tam numara almıştır. Sınıfın birincileri, Üsküplü Ali Şevket Efendi ve Vanlı Müştak Efendi’lerdir. Ali Şevket ve Müştak’ın toplam notları 509’dur.

Mustafa Kemal, 1922’de anlattığı anılarında, İstanbul’da geçen bu ilk yılı için sadece şunları söyler: “Birinci sınıfta gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.”

Tahsin Ünal’ın, birinci sınıftaki toplam 703 öğrenci için verdiğini tahmin ettiğimiz başarı durumu doğru ise, Mustafa Kemal’in sınıfını tüm öğrenciler içinde 29’uncu; not çizelgesindeki 610 piyade sınıfı öğrencisi arasından da 9’uncu olarak tamamlayıp bir üst sınıfa geçmiş olması, derslere fazla çalışmadan böyle büyük bir başarı sağlaması onun üstün yetenekli bir öğrenci olduğunu göstermektedir.

Mustafa Kemal, ikinci sınıfa geçtiği 1900-1901 eğitim-öğretim yılında 420 arkadaşı arasından, toplam 522 not alarak ve 11. sırada üçüncü sınıfa geçmiştir. Bu seneki numara defterine göre “beher dersin tam numarası yekûn-ı umumisi 575” ve “beher dersin üss-i mizanı yekûn-ı umumisi 256.5” idi.

Mustafa Kemal’in ikinci sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: “Akaid-i Diniyye (45), Hidemat-i Seferiyye (38), Dâhiliye Kanunname-i Hümayunu (45), Fenn-i Mimarî (41), Fenn-i Furusiyyet Nazariyatı (45), Lisan-ı Fransevî (42), Talim Nazariyatı (43), Malumat-ı ve Terbiye-i Askerîyye (31), İlm-i Ahlak (43), Kılıç Talimi (12), İstikşafat-ı Askerîyye (14), Harita Tersimi (18), Talim Ameliyatı (20), Ceza Kanunname-i Hümayunu (44), Alman veya Rus Lisanı (41)”.

Bu sınıfta okutulan toplam 15 ders vardır ve 4 adet dersin tam numarası 20, diğer 11 dersin tam numarası 45’tir. Bu duruma göre Mustafa Kemal, 4 dersten tam numara almıştır. Sınıfın birincisi, Manastır Askerî İdadisi’ni de birincilikle bitiren Selanikli Ahmet Tevfik; ikincisi de Bursa Askerî İdadisi’ni birincilikle bitiren Ispartalı Faik’tir. Ahmet Tevfik’in toplam notu 552, Faik’in toplam notu 551’dir.

Mustafa Kemal, üçüncü sınıfa geçtiği 1901-1902 eğitim-öğretim yılında 459 arkadaşı arasından, 17.5 not olan üss-i mizan ve üç yıllık notlarının toplamı üzerinden Harp Okulu’nu 8’inci olarak bitirmiştir. Numara defterine göre, “beher dersin tam numarası” bakımından öğrencilerin “üç senede kazandıkları numaraların yekûn-ı umumisi 1635” idi. Mustafa Kemal’in üç yıllık not toplamı ise 1498’dir. “Üç sene nihayetinde umumda sıra numarası 8” idi. Bu sıra aynı zamanda sicil sırasını da göstermektedir. Diploma numarası ise 5998’dir.

Mustafa Kemal’in üçüncü sınıfta okuduğu dersler ve aldığı notlar şu şekildedir: “Sunuf-ı Salise Tabiyesi (41), İstihkamat-ı Hafife (40), Fenn-i Esliha (45), Hıfz-ı Sıhha-ı Askerî (45), Coğrafya-ı Askerî (42), Devlet-i Aliyye Ordu Teşkilatı (43), Talim Nazariyatı (44), Malumat ve Terbiye-i Askerîyye (41), Lisan-ı Fransevî (43), İstikşafat-ı Askerîyye (17), İstihkam Eşkali (18), Talim Ameliyatı (19), Tabiye Tatbikatı (18), Alman veya Rus Lisanı (36)”.

Bu sınıfta okutulan toplam 14 ders vardır ve 4 adet dersin tam numarası 20, diğer 10 dersin tam numarası 45’tir. Bu duruma göre Mustafa Kemal, iki dersten tam numara almıştır. Sınıfın birincisi yine Selanikli Ahmet Tevfik; ikincisi de yine Ispartalı Faik’tir. Ahmet Tevfik’in üç senelik toplam notu 1571, Faik’in toplam notu 1570’tir.

İlk ona giren diğer öğrencilerin sırası ve üç yıllık toplam notları şu şekildedir: “3’üncü Mehmet Müştak, Van (1555); 4’üncü Hayri, Davutpaşa (1519), 5’inci Ali Şevket, Üsküp (1519), 6’ncı Mehmed Cemil, Süleymaniye (1508), 7’nci Selim, Çerkes (1505), 8’inci Mustafa Kemal, Selanik (1498), 9’uncu Ahmed Müfid, Kırşehir (1494), 10’uncu Halil, Trabzon (1490)”.

Atatürk’ün Künye Bilgileri

Mustafa Kemal Atatürk, hakkında yapılan biyografi çalışmalarında öğrenim hayatı ile ilgili verilen bilgilerin çoğunun yanlış olduğu görülmektedir. Bu yanlışlıklardan Harp Okulu’ndaki öğrencilik dönemi de kurtulamamış, arşiv çalışması yapılmadan genellikle birbirinden aktarmalarla ve Rumî, Hicrî tarihleri Miladî tarihlere çevirirken yapılan hatalarla bu yanlışlıklar devam edip gitmiştir. Hatta bu biyografilerin yanlışlarını düzeltmek iddiası ile ortaya çıkanlardan bazıları da yeni yanlışlara düşmüşlerdir.

Notları, toplam not üzerinden sırası ve derslerle ilgili bilgileri bir kenara bırakacak olursak, Mustafa Kemal’in diğer künye bilgileri belgelere göre şu şekildedir:

Duhulü: 1 Mart 1315 (13 Mart 1899 Pazartesi). Apolet Numarası: 1283. Diploma Numarası: 5998. Üçüncü Sınıfta sınav sonuçlarının ve yeni subayların isimlerinin açıklanması ve öğrencilerin 39 günlük bayram iznine gitmeleri: 22 Teşrinisani 1317 (05 Aralık 1901 Perşembe). Bayramın Bitişi: 31 Kanunuevvel 1317 (13 Ocak 1902 Pazartesi). Diploma töreni ve diplomaların verilişi: 12 Kanunusani 1317 (25 Ocak 1902 Cumartesi). Neşeti (Harp Okulu’ndan Çıkışı): 28 Kanunusani 1317 (10 Şubat 1902 Pazartesi).

Önemli bir yanlışlık konusu da Mustafa Kemal’in sicilidir. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Arşivi’nde bulunan özlük dosyasında sicili 1317-P.8, (1317-Piyade-8) olarak görülmektedir. Buradaki 1317 Rumî tarihi bazı kaynaklarda 1901, bazı kaynaklarda 1902 olarak çevrilmektedir. Bunun doğrusu 1901’dir. Okul, o dönemde 13 Mart tarihinde eğitim ve öğretime başlamakta, Aralık ayı sonunda da eğitim-öğretim yılı bitmektedir. 1317 Rumî yılı 01 Mart ile 28 Şubat arasında 12 ayı kapsamaktadır. 1317 Rumî yılının toplam 9 ay ve 18 günü yani 14 Mart ile 31 Aralık arası Miladî 1901 yılındadır. 1901 yılının Mart ayında 18 gün, diğer Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarının tamamı 1317 yılına aittir. 1317 yılının sadece 2 ay ve 13 günü yani, 01 Ocak ile 13 Mart tarihleri arası Miladî 1902 yılındadır. 1902 yılının Ocak, Şubat aylarının tamamı ile Mart ayının 13 günü, Rumî 1317 yılındadır. Bu duruma göre, Mustafa Kemal ve diğer “1315 Duhullü” Harbiyeliler, “1901 Devresi” olmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Sicili de 1901-Piyade-8’dir.

Mustafa Kemal’in “sicili” bazı yayınlarda “Piyade-1474” olarak verilmektedir. Bu bilginin en eski kaynağının Muharrem Mazlum İskora’nın eseri olduğu görülmektedir. Bunun Mustafa Kemal’in akademideki numarası olması muhtemeldir. Özlük dosyası bilgileri, onun subay sicilinin “1317-Piyade-8” (1901-Piyade-8) olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

Öğretmenleri, Arkadaşları ve Faaliyetleri

Mustafa Kemal’in Harbiye’deki arkadaşları öncelikle Manastır İdadisi’nden gelenlerdi. Bunlar arasında, Ahmet Tevfik ilk sırayı almaktadır. Çocukluk arkadaşı, rüştiye ve idadide de birlikte okuduğu Mustafa Nuri (Conker), Lütfi Müfit (Özdeş), Ali Fuat (Cebesoy), Arif (Ayıcı), Hayri (Tırnovacık), Kazım (Karabekir), Ömer Naci, İsmail Hakkı (Pars), Kazım (İnanç), Kazım (Özalp), Ali Fethi (Okyar) onu takip eden arkadaşlarıydı. Bunların bazıları kendi devresi, bazıları da kendisinden önce veya sonraki devrenin öğrencileri idi.

Hayri Paşa (Tırnovacık), anılarında gazeteci Naci Sadullah’ın “Sınıfta, en fazla kimlerle samimi konuşurlardı Paşam?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Manastır İdadisi’nden kendileriyle birlikte gelen Tevfik Bey’le ki bu kıymetli arkadaşı mektepten mezun olduğumuz sene kaybettik. Sonra, şimdi Kırşehir mebusu bulunan Müfit Bey de samimi dostlarındandı…”

Ali Fuat Cebesoy okuldaki arkadaşları ve arkadaşlıkları ile ilgili şunları yazmaktadır:

Günler geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Bunların arasında ikinci sınıfta okuyan Pirlepeli Ali Fethi (Rahmetli Fethi Okyar) da vardı. Bir gün öğle namazından çıkarken Mustafa Kemal elimden tuttu. Yanımızdan geçmekte olan Ali Fethi’ye:

“Sana söz etmiş olduğum arkadaşım, Salacaklı Ali Fuat.” diye tanıttı.

El sıkıştık. Nazik ve terbiyeli bir çocuktu. Hafta tatilinde üçümüz beraber çıktık. Beyoğlu’nda gezdik, dolaştık. Onlar beni vapura kadar götürüp uğurladılar. Cafer Tayyar Edirne (General Cafer Tayyar Eğilmez) de Fethi’nin sınıfındaydı. Kendisiyle çok yakın arkadaşlığımız olmuştur. Ağabeyimin sınıfından Enver’i (Birinci Dünya Savaşı’nda Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa) de orada tanıdım. Yakışıklı ve güzel bir gençti. Selahattin Adil (Rahmetli Korgeneral) de aynı sınıftaydı. Enver’in amcası Halil (Birinci Dünya Savaşı’nda ordu kumandanlığı yapan rahmetli Orgeneral Halil Kut), bizim sınıfın üçüncü kısmında okuyordu. Halil Paşa ile olan arkadaşlığımız o tarihte başlar.

Erzincan Askerî Rüştiyesi’nden tanıdığım bazı öğrenciler, ben Fransız Lisesi’nde dil öğrenmek için iki yıl hazırlığa devam etmek zorunda kaldığım için, Harbiye’de üçüncü sınıfa geçmişlerdi. Bunların arasında Fahrettin (Emekli Orgeneral Fahrettin Altay) da vardı.

Mustafa Kemal, Harbiye’de öğretime başladığı sırada, okul komutanı 24 yıl (1884-1908) bu kutsal yuvaya komutanlık yapmış olan Mustafa Zeki Paşa; öğretim başkanı, o zamanki ismi ile “ders nazırı”, daha sonra Çanakkale’de kendisine kolordu komutanlığı yapacak olan Esat Paşa’dır.

Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndaki öğretmenleri arasında, onun kişiliğini etkileyen ve onu hayata hazırlayan çok değerli öğretmenleri olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında; sonradan İstanbul Üniversitesinde profesör olan, Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi ve milletvekili olan Fransızca öğretmeni Necip Asım (Yazıksız) Bey (1861-1935), Talim Öğretmeni Rahmi Paşa ve onun maiyetindeki Binbaşı Fazıl Bey, sonra korgeneral ve milletvekili olan Yüzbaşı Naci (İldeniz) Bey ve Teğmen Osman Efendi bulunuyordu.

Ali Fuat Cebesoy, öğretmenleri hakkında şunları anlatmıştır:

Hocalarımızdan memnunduk. Talim öğretmenlerimizin başında öğrenimini Almanya’da yapmış olan Rahmi Paşa bulunuyordu. Maiyetinde, Birinci Dünya Savaşı’nda ölen, hünkâr yaverlerinden Binbaşı Fazıl Bey, Yüzbaşı Naci (Rahmetli Korgeneral ve Milletvekili Naci Eldeniz) ve Teğmen Erzurumlu Osman Efendi vardı. Osman Efendi, talim yaptırırken: “Birinci mangadan sağdan itibaren beş kişi kop da gel!” diye bizleri çağırırdı. Bundan dolayı kendisine “Koptagel” adını vermiştik. Daha sonra bu lakabı kendisi de beğenmiş olacak ki, soyadı olarak almıştır.

Mustafa Kemal, en ziyade Yüzbaşı Naci Bey’i sayar ve severdi. Hatrımda yanlış kalmadıysa, Manastır’dan tanışıyorlardı. Bu saygı ölünceye kadar devam etti. Çok yıllar önce Naci Paşa kolordu kumandanıyken bir münasebetle Atatürk’ü ziyaret etmişti. Ben de oradaydım. Kendisine çok itibar etti. “Buyurunuz hocam.” diye yer gösterdi ve sonra bana döndü: “Naci Paşa Hazretlerinin”, dedi; “ikimizin üzerinde de emeği vardır.”.

Ben, okula geldikten on beş gün kadar sonra ders nazırlığına Yanyalı Esat Paşa atandı. O zaman rütbesi albaydı. Taşkentli Mehmet Kaçı’nın sülalesinden olan Esat Paşa, vatanperver ve bilgili bir askerdi. Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde birçok ıslahat yapmıştır. Bu kişi Balkan Savaşı’nda Yanya Savunması’nda benim kumandanımdı. Onun kolordusunun kurmay başkanlığını yaptım, yine onun emri altında 23’üncü Tümen Kumandan Vekili olarak Pasita ve Pizani mevkilerini müdafaa ettim. Yaralandığım zaman çok üzülmüştü.

Esat Paşa, Çanakkale Savaşları’nda Atatürk’e de kumandanlık etmiştir. Atatürk’ün meşhur 19’uncu Tümeni Esat Paşa’nın kumandasındaki 3. Kolordu’nun kuruluşu içindeydi.

Okul arkadaşlarının anlattıklarından Harbiyeli Mustafa Kemal’in, bu dönemde hem Fransızcasını geliştirdiği hem de memleket meseleleri üzerindeki düşüncelerinin daha da olgunlaştığı görülmektedir. Onun nasıl bir öğrenci olduğunu ve ileriye dönük hangi düşüncelere sahip olduğunu göstermek için Harbiye öğrenciliği ile ilgili bazı anıları buraya aynen alıyoruz.

En samimi arkadaşlarından Lütfi Müfit (Özdeş)’e göre Harbiyeli Mustafa Kemal:

Gazi Hazretleri Askerî idadi’den 315 yılında Harbiye mektebine gelmişlerdi. Orada, İstanbul, Erzurum, Şam, Bağdat idadilerinin sınıfları da toplanmışlardı. Sınıf mevcudu dokuz yüzü geçiyordu. Bu sebeple tedrisatın kolaylaştırılması için sınıf altı kısma ayrılmıştı. Gazi Hazretleri, birinci kısımda idiler. 317’de üç Harbiye sınıfı bitirilerek otuz dokuz efendi Erkân-ı Harbiye namzeti birinci sınıfına seçildi.

Harbiye’den çıkan büyük şefin gerek Harbiye ve gerekse Erkân-ı Harbiye namzeti sınıflarında geçirdikleri tahsil hayatı, öyle birkaç cümle veya satırla ifade edilebilecek bir mevzu değildir. Onun altı senelik hayatı ciltler dolduracak başlı başına bir tarihtir.

Daha o zaman mektepte iken, şuursuz, düşüncesiz kötü bir idareye karşı vicdan ve ruhundan fışkıran inkılapçı düşünceleri bilhassa kayda şayandır. Her okuduğu ders, her mütalaa ettiği ilim ve fenni dikkatle tahlil ederek neticeyi alırdı. Bütün talebe arkadaşlarının ders müşküllerini makul ve mukni cevaplarla izah ederdi. Erkân-ı Harbiye’de mesleğe ait ihtisas derslerinde en iyi notu Büyük Şef almıştır.

Lütfü Müfit Bey, Gazi Hazretlerinin istibdat devrinde mektepteki hatıralarını anlatırken onun gazete çıkararak talebe arkadaşlarını tenvir ettiğini kaydetmiş ve şöyle devam etmişti: Büyük Şef, şuursuz idareden o derece ıstırap duymuştu ki, daha mektepte iken o zamanki idareye karşı arkadaşları ile hasbihâller edip tenkitlere başlamış ve hatta büyük tehlikelere rağmen haftada bir iki defa gizli olarak gazete bile çıkarmışlardır.

Daha o zaman evladı bulunduğu asil Türk milletine ileride ne büyük hizmetler yapmaya namzet olduğunu pek güzel anlatıyordu. Onun her hâline olduğu gibi dürüst düşüncelerine meftun olan ve candan inanan arkadaşları, o büyük adamın etrafına toplanmışlardı.

Hayri Paşa (Tırnovacık), Gazeteci Naci Sadullah’a anlatıyor:

… Gazi Hazretleri sınıfın en zeki talebesiydi. Hâllerinden, yaşlarından umulmayan bir olgunluk vardı. Çok kuvvetli bir ikna kabiliyetine sahipti. Herhangi kavgaya tek defa olsun karıştığını hatırlamıyorum.

Mekteplerde, intikal kabiliyetinin ve zekalarının kıtlığını, zorlamalarla telafiye çalışan bedbaht talebeler vardır. Bu zorlamalardan müstağni olan Gazi Hazretleri’nin kitaplar üzerinde mütemadiyen kafa patlatan ezberciler gibi de çalıştığını hatırlamıyorum. Bilhassa merak ettikleri derslerle fazla meşgul olurlardı. Riyaziye (matematik) ve edebiyata karşı fazla düşkünlüğü vardı. En çok okudukları Tevfik Fikret’in, bilhassa Sis manzumesini beğenirlerdi. Namık Kemal’i, Abdülhak Hamit’i okumaktan da zevk duyarlardı. En fazla meşgul oldukları şeylerden biri de zamanın felsefesi ve fikrî cereyanları idi. (…)

Sınıftaki durumu, davranışları nasıldı?

Gazi Hazretleri, sınıfımızın en yakışıklı, en şık, en temiz giyinen talebesiydi. Kendisi, muasır hayatın İstanbul’dan evvel yer bulduğu Selanik’te bulundukları için cemiyetin ince muaşeret kaidelerine hepimizden fazla vakıftı. Beyrut’ta iken de davet edildiğimiz yüksek mahfillerde gayet güzel dans etmeleri, çok serbest hâlleri ve çok tatlı konuşmalarıyla kadınlar ve erkekler arasında büyük tesir ve itibarla hepimize geniş bir iftihar hissesi ayırmışlardır.

Sınıfta en fazla kimlerle konuşurlardı Paşam?

Manastır İdadisi’nden kendileriyle beraber gelen Tevfik Bey’le ki bu kıymetli arkadaşı mektepten mezun olduğu zaman kaybettik. Sonra, şimdi Kırşehir mebusu bulunan Müfit Bey de samimi dostlarındandı…

Manastır ve Harp Okulu’nda kendisini bir devre arkadan takip eden Kazım Özalp Paşa da Harbiye’deki arkadaşlıkları hakkında şunları anlatmıştır:

1899 yılında Mustafa Kemal, İstanbul’a Harp Okulu’na gitti. Bir yıl sonra ben de aynı okula gittim. Böylece arkadaşlığımız tekrar başladı. Manastır İdadisi’nden Harbiye’ye gelenler tatil günlerinde genellikle Babıali’deki Stefan’ın kıraathanesinde veya Sirkeci’deki Yani’nin kahvehanesinde buluşurlardı. Buralardaki sohbetlerimiz önceki yıllara göre daha anlamlı ve tartışmalı olurdu. Tavladan başka, imkân bulduğumuz için bilardo da oynamaya çalışırdık…

Harp Okulu’nda Mustafa Kemal’den bir devre önce olan (1900-Piyade-2) fakat okulu bitirdiğinde bir sene “tebdil-i hava” raporu alarak memleketine giden ve Harp Akademisi’ne bir yıl sonra başlayan Asım Gündüz, orada Mustafa Kemal ile birlikte aynı sınıfları okumuştur. Anılarında Harbiyeli Mustafa Kemal’i şöyle anlatmaktadır:

Kuleli’den sonra Harbiye’ye geçtim. Manastır, Şam ve Erzurum idadilerinden gelen arkadaşlar Harbiye’de toplanmıştık. Bu defa da çeşitli idadilerden gelen arkadaşlar arasında üstünlük yarışı başlamıştı. Bu yarış, zaman zaman büyük geçimsizliklere yol açıyordu.

Kuleli’den mezun olurken aldığım notlar, diğer idadilerden gelen arkadaşların notlarından daha yüksek olduğu için sınıf birincisi ve başçavuş olmuştum. Harp Okulu’nda bulunduğum sürede sınıf birinciliğim ve başçavuşluğum devam etti.

Harp Okulu’nu bitirdiğim zaman, hastalanmış ve okul hastanesi raporuyla bir yıl hava tebdili alarak memleketime gitmiştim. O zaman, Harbiye’yi birincilikle onunculuk arasında bitirenler, Harp Akademisi sınıflarına ayrılırlardı. Harp Okulu’nu birincilikle bitirmiş olmama rağmen, rahatsızlığım sebebiyle Harp Akademisi’ne ancak bir yıl sonra gidebildim. Böylece Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis ile Harp Akademisi’nde beraber oldum. Daha önce de sınıf birincisi olmam ve notlarımın o yılın sınıf birincisi Ali İhsan Sabis’ten 14 numara yüksek bulunması dolayısıyla yine sınıf kıdemlisi seçildim.

Gerek Harbiye’de gerek Harp Akademisi’nde bir şey dikkatimi çekmişti. Doğu illerinden ve Anadolu’dan gelen arkadaşlar, İstanbullular gibi, yalnız dersleriyle meşguldüler. Sadece Manastır İdadisi’nden gelen arkadaşlarımız daha çok uyanık, daha çok Batı’ya dönüktüler. Onlar derslerinin dışında memleketin meselelerini de tartışıyorlar, bu konularda fikirler ileri sürüyorlardı. Mustafa Kemal de bunlardandı.

Beni, Mustafa Kemal ile ilk tanıştıran eski arkadaşım Fethi Bey (Okyar) olmuştu. Mustafa Kemal, çok güzel giyinir, çok güzel konuşur, kimseyi kırmaz, terbiyeli bir çocuktu. Doğup büyüdüğü Selanik’in Batı’yla daha çok bağlantılı bulunması sebebiyle olacak, dikkati çeken fikirleri vardı. Etrafına topladığı arkadaşlarla cesaretle konuşuyor, onları güzel konuşmasıyla kısa zamanda tesiri altına alıyordu. Bizlerin okumadığımız birçok vatan şiirlerini sık sık tekrarlıyordu. Namık Kemal’in bütün şiirlerini bir defterde toplamıştı. Bu şiirleri kısa zamanda bütün arkadaşlar defterlerimize yazmış ve ezberlemiştik. Mustafa Kemal, “Milletleri uyandıracak olan fikir adamları, devlet adamlarıdır.” diyordu. Yabancı lisana karşı büyük bir hevesi vardı. Bizler, vatan, millet ve Türklük fikirlerini ilk defa, Harp Akademisi sıralarında ondan duymuştuk. Bizim sınıfta en iyi Fransızca bilen Ali Fuat (Cebesoy) idi. Çünkü Ali Fuat, Fransız okulundan Harbiye’ye gelmişti. Onu takiben de Mustafa Kemal iyi Fransızca bilirdi. Mustafa Kemal, Harbiye’de iken her tatilde Selanik’te bir Fransız okulunun tatil kurslarına devam ederek lisanını ilerlettiğini söylerdi.

Bütün bu anlatılanlardan anlaşılmaktadır ki, Harp Okulu eğitimi ve öğrenimi dönemi, Mustafa Kemal’in hem vatan, millet, Türklük fikirlerinin olgunlaşmasında, hem de Batı’ya dönük “çağdaşlaşma” düşüncelerinin gelişmesinde önemli bir dönem olmuştur. Ayrıca bu fikirlerini arkadaşlarına da anlatması, okula bu fikirleri yaymak için bir gazete çıkarma girişiminde bulunması, onun daha o dönemde liderlik özelliklerinin gelişmeye başladığını da göstermektedir. O, yine bu dönemde özellikle ilk sınıfta İstanbul’un sosyal hayatı içinde kendisini bulmuş görünmektedir.

Askerî Görevleri

Şam’da 5. Ordu’nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs’te de kurdukları cemiyeti genişlettiler. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selanik’e geçerek burada da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam’a döndü. Şam’dan uzaklaşışı hükûmetçe duyuldu ise de amirleri kendisini koruduğundan bir ceza verilmesi yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam’da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde kolağası oldu ve Şam’daki ordunun kurmay başkanlığında bir göreve getirildi.

Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907’de merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu karargâhına atandı. Bu karargâhın Selanik’teki şubesinde çalışmak üzere Selanik’e geldi. Bu sıralarda Selanik’teki Vatan ve Hürriyet Cemiyeti üyelerini de içine almış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyet hâlinde idi. Mustafa Kemal de Selanik’e gelişini takiben bu cemiyete dâhil olarak hizmet etmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler, onun da baş düşüncesiydi. Selanik’e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908’de Üsküp-Selanik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli’de yoğun faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti Abdülhamit’i, 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktaydı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyet’in ilanına uzandı.

23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman Mustafa Kemal, kolağası rütbesiyle Selanik’te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde çalışarak İstanbul’daki siyasi gelişmeleri yakından izlemekteydi. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılabı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen, fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmedi.

II. Meşrutiyet’in ilanı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul’da 13 Nisan 1909’da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vakası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli’de oluşturulan Hareket Ordusu’nun kurmay başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’a geldi. Hareket Ordusu’nun gerek yolda gerekse İstanbul’daki sevk ve idaresinde kurmay başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu’nun duruma hâkim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul’da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909’da tekrar Selanik’e döndü. Bu sıralarda Selanik ve çevresinde yapılan manevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunmuştu. Bu durum bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep olmuştu. Bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlamakla meşguldü.

O, II. Meşrutiyet’i takiben, ordunun İttihat ve Terakki Cemiyeti ile sıkı alakasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909’da Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Büyük Kongresi’nde açıkça dile getirmişti. Fakat cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askerî vazifesiyle meşgul olmaya başladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.

Mustafa Kemal, Selanik’teki görevini başarıyla yürütürken 1910 yılı eylül ayında Picardie manevralarını izleme amacıyla Fransa’ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selanik’e dönüşünden kısa süre sonra 1911 yılı Mart ayında Arnavutluk’ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın maiyetinde görev aldı.

Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911’de 3. Ordu karargâhındaki görevinden alınarak evvela 5. Kolordu karargâhında, daha sonra yine Selanik’te bulunan 38’inci Piyade Alayı’nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ancak Mustafa Kemal, bu görevde de büyük başarılar gösterdi. Eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selanik garnizonundaki subaylar her geçen gün onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliği’nin hoşuna gitmedi. Onu Selanik’teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığı’nda bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu atama üzerine İstanbul’a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığı’nda çalıştı.

5 Ekim 1911’de İtalyanlar, Trablusgarp’a hücum ederek istila hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, burada görev almak üzere 15 Ekim 1911’de İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne bölgelerinde gönüllü mahallî kuvvetlerin başında bulundu. 12 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda, 27 Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etmişti.

1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912’de Trablusgarp’tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912’de Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu’ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca’ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bir süre sonra Bolayır Kolordusu kurmay başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin düşmandan geri alınışında büyük katkıları oldu.

Mustafa Kemal, Balkan Harbi’nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliği’ne atandı. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliği’ne atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliği’ne atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya’da kaldı.

1 Ağustos 1914’te Almanya’nın Rusya’ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal, gelişen siyasi ve askerî olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hâle gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914’te Osmanlı Devleti’ni de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerine başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ’da teşkil edilecek 19’uncu Tümen Komutanlığı’na tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya’dan ayrılarak İstanbul’a döndü ve derhâl yeni görev yerine hareket ederek tümenini kurdu. Bu tümen, kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915’te Tekirdağ’dan Maydos’a (Eceabat) nakledildi. Mustafa Kemal, burada 19’uncu Tümen’e ilaveten 9’uncu Tümen’in 2’nci Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

Gelibolu Yarımadası’nda önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanmasıyla Boğaz’ı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaparak Boğaz’ı zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’da 5. Ordunun kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman General Liman von Sanders’i atamıştı.

Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal’in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal, bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü tümeniyle Bigalı’ya geçti.

Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi, ilk gün karşısında Mustafa Kemal’i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı’dan Conkbayırı’na sevk etmişti. Arıburnu’ndan Conkbayırı’na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19’uncu Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.

Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilave etmişti: “Ben, size taarruzu emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!”.

25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizler ile yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesi’ndeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915’te albaylığa terfi etti.

Düşman, Çanakkale’de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen yeni bir çıkarma yapmakta kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce Türk tarafının ilk savunma hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir’deki Türk kuvvetlerinin durdurulması gerekiyordu. İngilizler, bu amaçla 6 ve 7 Ağustos 1915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler. Düşman kuvvetleriyle bizim kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal’in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir’deki taarruz devam ederken İngilizler, 6 Ağustos 1919 akşamı Suvla Koyu’na da asker çıkararak ilerlemeye başladılar. Bu suretle, Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti.

Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders’in emri ile komuta değişikliği yapılarak, Anafartalar Grubu Komutanlığı’na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustafa Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruzla, ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza kaldırdı. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için büyük bir cesaret kaynağı olmuştu.

Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir şarapnel parçası, cebindeki saate çarptığı için mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık O, “Anafartalar Kahramanı” olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler, nihayet 1915 yılı Aralık ayı sonundan itibaren 1916 yılı başına kadar müttefikleriyle beraber Çanakkale’den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı’nı geçememesi, İstanbul’un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşı’nın akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin kadim askerî tarihi, tecrübeleri, kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri’nin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlup duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşman donanmasının topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Ekim 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığı’nı, Fevzi (Çakmak) Paşa’ya bırakarak izinli olarak Çanakkale’den ayrıldı ve İstanbul’a döndü.

Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916’da karargâhı Edirne’de bulunan 16. Kolordu Komutanlığı’na atandı. Kısa süre sonra bu kolordunun aynı isimle Diyarbakır’da kurulması kararı üzerine yine kolordu komutanı olarak 11 Mart 1916’da Doğu Cephesi’ne tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916’da Diyarbakır’a gelerek komutayı devraldı. 1 Nisan 1916’da generalliğe yükseltildi. Diyarbakır’a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri, Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi. Ruslar ile iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis, kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916’da tekrar Rusların eline düştü. Mustafa Kemal Paşa, Aralık 1916’da Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olarak bir süre İstanbul’a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Komutanlığı’na tayin edildi. Mustafa Kemal Paşa, sonradan 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917’de Muş’u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı. Karargâhı Diyarbakır’da olan 2. Ordu Komutanlığı’nda ordunun kurmay başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey idi. Büyük Komutan’ın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.

Mustafa Kemal Paşa, 14 Şubat 1917’de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı’na atanması üzerine Şam’a giderek Sina Cephesi’ni teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır’da 2. Orduya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır’a dönen Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1917’de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na bağlı olarak Halep’te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu’nun başına getirildi. Bu cephenin umumi idaresi Alman General Erich von Falkenhayn’a verilmişti. Mustafa Kemal Paşa, 15 Ağustos 1917 günü Halep’e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhayn ile aralarında askerî görüşler ve uygulanacak harekât bakımından anlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa, 1917 Ekim ayı başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır’daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul’a geldi. 7 Kasım 1917’de Genel Karargâh’ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde, Alman Umumi Karargâhı’nı ve Alman cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine çıktı. 15 Aralık 1917 ile 4 Ocak 1918 tarihleri arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman ordusunda incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbi’nin muhtemel sonuçları hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatma imkânı bulmuştu.

Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul’a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad’a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 ile 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü, General Falkenhayn’ın yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na getirilmiş olan General Liman von Sanders’in emrindeki 7. Ordu’ya Ağustos 1918’de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep’e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, onun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep’e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat I. Dünya Savaşı, Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul’da Talat Paşa kabinesi istifa etmiş, yeni kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa, yetkili makamlara, askerî ve siyasi önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak l. Dünya Savaşı’ndan çekildi.

Mütareke Döneminde

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na getirildi ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde Grup Komutanlığı’nın da padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana’dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir ordu komutanı idi.

Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918’de “Mondros Mütarekesi” adı verilen, şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silah ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk’ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya’ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars’ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya, işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. Payitaht İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilaf Devletleri’nin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükûmet, düşmanlara alet olmuş, aciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu’nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilaf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir’i işgal hazırlıklarıyla meşguldü. Bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilaf Devletleri’ni ikna etmeye çalışıyorlardı. Nihayet, 15 Mayıs 1919’da bu gayelerine erişmişlerdi.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi’nden beş gün sonra, 5 Kasım 1918’den itibaren Harbiye Nezareti’nden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya ilk ikaz telgrafını çekti: “Ciddi olarak arz ederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır.”. Bu durum, Atatürk’te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Fakat acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun terhisine süratle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilaf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O hâlde İtilaf Devletleri’ni gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükûmetinin görüşü ve davranışı bu yönde idi. Padişah ve hükûmetini saran bu umutsuzluğa rağmen milletimiz, haksız işgal ve istilalara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahallî kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz düşmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu’da yer yer millî teşkilatlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.

Mütareke Türkiyesi, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye’dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul’da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunların başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı ise Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti’ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.

Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi? Tarih bilgisi çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak idi. Atatürk’e göre önemli olan Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Hâlbuki Türk’ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet, esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Millî Mücadele’nin parolası “Ya istiklal ya ölüm!” olacaktı.

Bir yanıt yazın